Özer Kanlı yazdı: BM’nin yeni Kıbrıs formülü; KKTC ile Türkiye’nin devlet politikasıyla bağdaşıyor mu?
Gazeteci-yazar Özer Kanlı, yazısında ABD ve Avrupa Birliği’nin Doğu Akdeniz’de değişen jeopolitik dengeler doğrultusunda Türkiye’ye yönelik yeni bir strateji geliştirdiğini öne sürüyor. Bu stratejide Kıbrıs meselesi ile Türkiye-AB ilişkilerinin önemli araçlar olarak değerlendirildiğini savunan Kanlı, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu sürecin temel aktörleri, Birleşmiş Milletler’in ise süreci yöneten uluslararası yapı olarak öne çıktığını ifade ediyor.
Kanlı, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs’a gelmeye hazırlanmasının ve Genel Sekreter’in Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín’in üzerinde çalıştığı iddia edilen “çok çok gevşek federasyon” modeline ilişkin tartışmaların dikkatle izlenmesi gerektiğini belirtiyor.
Özer Kanlı’nın yazısı şöyle:
ütfen Kıbrıs konusunu önemseyen herkes bu yazıyı dikkatle okusun ve bir yere kaydetsin.
Belli ki ABD ile AB, Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Orta Asya ve Balkanlar’da giderek güçlenen Türkiye karşısında yeni bir strateji izliyor. Bu strateji çerçevesinde Kıbrıs’ı ve Türkiye’nin AB ile ilişkilerini kendi lehlerine kullanabileceklerini hesaplıyorlar.
Bu stratejinin başlıca piyonları ise İsrail, Yunanistan ve onun uzantısı olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’dir. Birleşmiş Milletler ise bu sürecin adeta yüklenici firması konumundadır.
Hâlen dünyayı perişan eden iki büyük savaşta ve uluslararası krizlerde esamesi bile okunmayan, aslında Kıbrıs konusunda da altmış yılı aşkın süredir başarısız olan Birleşmiş Milletler, bir kez daha Kıbrıs sorununu “çözmek” için harekete geçmiş görünüyor.
Bu bağlamda, görev süresinin dolmasına dört ay gibi kısa bir süre kalan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs’a gelmeye hazırlanması dikkat çekicidir.
Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín’in üzerinde çalıştığı ileri sürülen “çok çok gevşek federasyon” modeli, son günlerde Kıbrıs gündeminin en çok tartışılan konusu hâline geldi.
Her ne kadar BM tarafından resmen doğrulanmış bir plan olmasa da, kamuoyuna yansıyan görüşme notları ile uluslararası basında yer alan bilgiler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo oldukça nettir.
Bu tabloyu doğru değerlendirebilmenin tek ölçüsü ise Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin son yıllarda ilan ettikleri resmî devlet politikalarıdır.
Erdoğan’ın BM’de Dünyaya Verdiği Mesaj
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son yıllarda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmalarda Kıbrıs konusunda aynı temel ilkeleri kararlılıkla dile getirdi.
Erdoğan’ın en dikkat çekici çağrısı şu oldu:
“Uluslararası toplumu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya, diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya davet ediyoruz.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca, Kıbrıs’ta federasyon temelindeki çözüm arayışlarının artık tükendiğini belirterek, yeni bir müzakere sürecinin ancak Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün teyit edilmesiyle başlayabileceğini vurguladı.
Bu açıklama, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında artık geri dönüşü olmayan yeni bir aşamaya geçildiğinin ilanıdır.
Hakan Fidan’ın Ortaya Koyduğu Çerçeve
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da aynı çizgiyi defalarca tekrar etti.
Holguín ile yaptığı son görüşmede şu ifadeleri kullandı:
“Ana vatan ve garantör Türkiye, Kıbrıs meselesinde en gerçekçi çözümün adadaki iki devletin yan yana var olmasından geçtiğine inanmaktadır.”
Bunun ardından daha da önemli bir cümle kurdu:
“Kıbrıs Türk halkının özden gelen hakları olan egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünü teslim etmeyen yaklaşımlar sonuç vermeyecektir.”
Bu iki cümle aslında Ankara’nın kırmızı çizgilerini tek başına özetlemektedir.
TBMM’nin 2024 Kıbrıs Deklarasyonu
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 2024 yılında yayımladığı Kıbrıs Deklarasyonu da aynı ilkeleri devlet politikası hâline getirmiştir.
Deklarasyonda özetle;
Kıbrıs’ta iki ayrı halk ve iki ayrı devlet gerçeğinin bulunduğu,
Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin tartışmaya açık olmadığı,
Federasyon müzakerelerinin tüketildiği,
KKTC’nin tanınmasının desteklenmesi gerektiği,
Türkiye’nin garantörlük haklarından vazgeçmeyeceği
vurgulanmıştır.
Dolayısıyla bugün Ankara’nın ortaya koyduğu politika yalnızca hükümet politikası değil, TBMM’nin iradesiyle desteklenmiş bir devlet politikasıdır.
Holguín’in Önerdiği Model
Kamuoyuna yansıyan görüşme notlarına göre Holguín;
“Very very loose federation”, yani “çok çok gevşek federasyon” öneriyor.
Önerisinin temel unsurları şunlardır:
İki yıllık geçiş dönemi,
Ortak Konsey,
Ortak Dışişleri,
Ortak Savunma,
Ortak Ekonomi,
Ortak Merkez Bankası,
Dönüşümlü Başkanlık,
Referandum,
Türk askerinin belirli oranda çekilmesi,
Garanti Antlaşması’nın zaman içerisinde NATO merkezli yeni bir güvenlik sistemine bırakılması,
Maraş konusunda yeni düzenlemeler,
Toprak düzenlemeleri,
Doğrudan ticaret ve doğrudan uçuşlar.
İlk bakışta bu öneri federasyondan oldukça farklı görünmektedir.
Ancak gerçekten öyle midir?
İsim Değişiyor, Öz Değişmiyor
Aslında önerilen model dikkatle incelendiğinde, federasyonun yetkileri azaltılmış yeni bir versiyonundan ibarettir.
Çünkü;
Ortak dış politika varsa,
Ortak savunma varsa,
Ortak ekonomi varsa,
Ortak merkez bankası varsa,
Ortak anayasal organlar varsa,
Ortak parlamento ve ortak mahkeme düşünülüyorsa,
ortada yine tek uluslararası kişiliğe sahip ortak bir devlet bulunmaktadır.
Yetkilerin azaltılması bunun niteliğini değiştirmemektedir.
Bu nedenle “çok çok gevşek federasyon” ifadesi, özü itibarıyla yine federasyondur.
En Büyük Çelişki
Holguín’in önerisinin Türkiye’nin ilan edilmiş devlet politikasıyla en büyük çelişkisi burada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye diyor ki:
“Önce egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü kabul edilecek; sonra müzakere başlayacak.”
Holguín ise fiilen şunu öneriyor:
“Önce ortak kurumlar kurulsun, sonra referandum yapılsın, egemenlik konusu süreç içinde şekillensin.”
İki yaklaşım birbirinden tamamen farklıdır.
Güvenlik Boyutu
En dikkat çekici unsur ise güvenliktir.
Holguín’in önerisinde;
Türk askerinin aşamalı olarak çekilmesi,
Garanti Antlaşması’nın sona ermesi,
Yerine NATO merkezli yeni bir güvenlik düzeni kurulması
öngörülmektedir.
Oysa Türkiye’nin resmî politikası tam tersidir.
Ankara defalarca;
“Etkin ve fiilî garantimizin devamı vazgeçilmezdir.”
mesajını vermiştir.
1974 Barış Harekâtı’nı zorunlu kılan şartlar ortadan kalkmadan garantilerin sona ermesini Türkiye hiçbir zaman kabul etmemiştir.
Erhürman’ın Çekinceleri
Dikkat çekici olan bir başka nokta ise, görüşme notlarında Tufan Erhürman‘ın dahi;
Türk askerinin çekilmesine,
Garantilerin kaldırılmasına,
Toprak konusunda geçmişte uzlaşı varmış gibi gösterilmesine,
Maraş konusunda yapılan değerlendirmelere,
Somut sonuçlar ortaya çıkmadan 5+1 toplantısı yapılmasına
ciddi itirazlar yöneltmiş olmasıdır.
Bu da Holguín’in önerisinin yalnızca Ankara açısından değil, Kıbrıs Türk siyasetinin farklı kesimleri açısından da önemli soru işaretleri taşıdığını göstermektedir.
Sonuç
Bugün tartışılması gereken konu, “federasyon mu, gevşek federasyon mu?” değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler kürsüsünden bütün dünyaya ilan ettiği;
“Egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü kabul edilmeden yeni müzakere başlamaz.”
politikası yürürlükteyken;
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın;
“En gerçekçi çözüm adadaki iki devletin yan yana var olmasıdır.”
şeklindeki resmî açıklamaları ortadayken;
TBMM’nin 2024 Kıbrıs Deklarasyonu iki devletli çözümü devlet politikası hâline getirmişken;
Birleşmiş Milletler’in yeniden federasyonun farklı bir versiyonunu masaya getirmesi gerçekten yeni bir çözüm arayışı mıdır, yoksa eski çözüm modelinin yeni bir ambalajla yeniden sunulmasından mı ibarettir?
Bu sorunun cevabı verilmeden Kıbrıs’ta “yeni süreç”, “yeni vizyon” veya “yeni ivme” söylemlerinin siyasi bir anlam taşıması mümkün görünmemektedir. SON SÖZ: Ben Türkiye ile KKTC Devlet yetkililerinin bu söylediklerinden geri adım atmayacaklarına güveniyorum.